Sabahın ilk ışığı eve sessizce girdi.
Gök henüz günün ağırlığını tam taşımıyordu. Işık ince bir çizgi gibi zemine uzandı; soluk, yumuşak ve dingin. Bir süre öylece durdum. Elimde bir fincan çay vardı. Evde neredeyse hiçbir ses yoktu. Günün aceleci akışı henüz başlamamıştı.
Böyle anlarda insanın içinde garip bir açıklık oluşur.
Zihin çoğu zaman ileriyi düşünür. Bir sonraki işi, bir sonraki hedefi, bir sonraki genişlemeyi... Sanki yaşam sürekli ilerleyen bir yolmuş gibi.
Oysa Tengri’nin kurdugu düzen çizgi gibi ilerlemez.
Evren sarmal hareket eder.
Her gün, her adım ve her düşünce o sarmalın içinde kendi izini bırakır. Büyük olaylar kadar küçük anlar da bu izlerin bir parçasıdır. İnsan bunu fark ettiğinde zamanın akışı değişir. Acele eden düşünce yavaşlar. İçte başka bir ritim duyulmaya başlar.
Belki sabah ışığıdır bunu hatırlatan. Belki toprağın kokusu. Belki de rüzgârın cama değip geçmesi.
Tengrici anlayışta doğa arka plandır ama Gök, yer ve insan bileşik bir düzlemde aynı akışın içindedir. Gök genişliği taşır, yer sabrı taşır, insan ise ikisinin arasında yürüyen bilinçtir.
Bu yüzden bazı anlar öğretir.
Hiçbir söz söylemeden.
İnsan bazen yürürken bunu hisseder. Adımlar toprağa değdikçe içteki gerginlik çözülür. Nefes kendi ritmini bulur. Zihin ileriye koşmayı bırakır. İnsan yalnızca yürür ve yürüyüşün içinde bir denge doğar.
Bu denge dışarıdan kurulmaz.
İçte hatırlanır. İçte hatırlanmalıdır.
Töre de çoğu zaman böyle hatırlanır. Töre, uzun kurallar yerine insanın içindeki ölçü duygusunda var olur. Bir söz söylerken, bir işe başlarken, birine bakarken... İnsan hangi titreşimi bıraktığını sezebilir.
Çünkü her söz bir izdir.
Her eylem sarmalın bir halkasına eklenir.
Bu yüzden yaşam yalnızca büyük kararlarla şekillenmez. Bazen bir sabah ışığıyla şekillenir. Bazen bir dostun omzuna değen el ile. Bazen de insanın hiçbir şey yapmadan göğe baktığı birkaç dakikayla.
Gök her zaman yukarıda durur.
Sessiz, geniş ve sabırlı.
İnsan o göğe baktığında kendi içindeki alanı da fark eder. İçteki gürültü biraz dağılır. Günün keskin kenarları yumuşar. Zaman koşan bir şey olmaktan çıkar; sanki genişleyen bir daire gibi hissedilir.
Belki de yaşamın büyük kısmı tam da burada şekillenir.
Varılan yerlerde değil, aradaki anlarda.
Toprağın altındaki kökler gibi, görünmeyen fakat yaşamı taşıyan anlarda.
Bir yudum çayda, kahvede. Bir adım yürüyüşte. Sabahın duvara düşen ışığında.
Ve insan o anı fark ettiğinde, evrenin büyük düzeninden ayrı bir varlık olmadığını da fark eder.
Göğün altında duran bir bilinçtir yalnızca.
Toprağa basan, rüzgârı duyan ve sarmalın içinde kendi yerini bulan bir bilinç.
Belki de bazı anların değeri tam olarak buradadır.
Onları büyütmek gerekmez.
Onları yorumlamak da gerekmez.
Yalnızca durup fark etmek yeterlidir.
Işığı görmek. Nefesi duymak. Ayağın altındaki toprağı hissetmek.
Ve bunun da yaşamın bir parçası olduğunu bilmek.
Tengri bizimledir.