Zaman dizgesi, kişioğlunun en sinsi erklik araçlarından biridir. Harita sınırı çizer, yargı yetki dağıtır, akça değer ölçer; zaman dizgesi ise bütün bunların günlük akısını belirler. Bir budun hangi ay adlarını kullanıyorsa, hangi yılbaşını kutluyorsa, hangi eşik günlerini anıyorsa ve hangi göksel düzeltimi kendi diliyle anlatıyorsa, o budun belleğini de o çizgide kurar. Bu yüzden zaman dizgesi duvara asılı bir çizelgeden çok daha geniş bir anlam taşır; topluluğun zamanı nasıl duyduğunu, geçmişini hangi düğümler çevresinde andığını ve geleceğe hangi akıyla yürüdüğünü görünür kılar.
Bugün dünya çapında en yaygın budunsal zaman dizgesi Gregoryen zaman dizgesidir. Bu yaygınlık güçlü ve ezici bir kullanım alanı açar; bunun yanında çok belirli bir uygarlık geçmişini günlük yaşamın ortasında tutar. 1582’de Papa XIII. Gregorius’un girişimiyle yürürlüğe konan Gregoryen düzeltim, Jülyen zaman dizgesinde biriken kaymayı düzeltmek, bahar gün-eşitliğini 21 Mart çevresine bağlamak ve Paskalya hesabını tutarlı kılmak amacıyla kuruldu. Mesela Library of Congress ile U.S. Naval Observatory kaynakları, bu düzeltimin inanç zamanı hesabı ile yargı erkinin kesiştiği bir düğümde doğduğunu açıkça gösteriyor. Zaman dizgesini kimin belirleyeceği sorusu burada doğrudan erk sorusuna bağlanıyor; çünkü kutlu zaman, yargı kararı, devlet kararı ve kilise kararı aynı düğümde buluşuyor.
Bu durumun bugüne uzanan sonucu çok açıktır: yeryüzünde bugün en yaygın kullanılan ay adları, Roma devlet inancı, Roma erki, hükümdar tapımı ve Batı Hristiyanlığının geçmişten gelen zaman dizgesi düzeltimi içinden geliyor. January, February, March, April, May, June, July, August, September, October, November, December dizisi, bir yandan Roma’nın tanrılarını, öte yandan hükümdarlarını, bir başka yandan da eski Roma sayı dizisini taşır. En basitinden British Museum’un ay adları açıklaması ile Britannica’nın zaman dizgesi ve ay maddeleri bunu açık biçimde seriyor; Romulus ve Numa’ya yüklenen erken Roma düzenlemeleriyle başlayan çizgi, Caesar ve Augustus ile erk damgası kazanmış, Gregory XIII ile dünya çaplı dolaşıma girecek yeni bir ölçüne bağlanmıştır. Geçmiş bu konuda açıktır ve tartışmaya yer bırakmaz.
Tam bu noktada Türk için geçmişten gelen bir soru beliriyor. Kendi geçmiş derinliği, kendi bozkır ve Avrasya deneyimi, kendi yazıt belleği, kendi töresel örgüsü ve kendi gök anlayışı bulunan bir budun, neden Roma’nın ay sözlüğünü tek geçerli zaman dili gibi taşısın?
Geçmiş bu kadar açıkken burada duygucu bir arayıştan çok daha sert ve köklü bir sorun açığa çıkıyor. Bu yüzden soru da günümüz erk işinin en can alıcı alanına bağlanmalıdır: ölçün savaşı, öykü savaşı, bellek savaşı, benlik savaşı. Çünkü çağımızda erklik yalnız sınırlar çizilerek, ordular yürütülerek ya da yargı metinleri yazılarak kurulmaz. Erklik, hangi ölçünün tümel sayılacağına, hangi öykünün odak kabul edileceğine, hangi belleğin geçerli geçmişe dönüşeceğine ve hangi benliğin kendini asli, hangisinin kendini ikincil duyacağına karar verilerek de kurulur.
Şimdi gelin bu 4 alt bölümü, Türk’ün üzerinde yürütülen 4 ayrı temel düzensiz savaş başlığı altında açıklayalım.
Ölçün savaşı, bir budunun kendi ölçülerini mi yaşatacağını yoksa başka bir odağın ürettiği ölçüler içinde mi yaşayacağını belirler. Zaman dizgesi, abece, terim düzeni, eğitim dili, yargı dili ve ekinsel akı bu savaşın araçları arasında yer alır. Hangi ölçün yaygınlaşırsa, onu kuran uygarlık görünmez bir üstünlük de kazanır. Başkaları onun kurduğu çerçeve içinde düşünmeye, hesap yapmaya ve zamanı duymaya başlar.
Türk budunu da uzun süredir bu kuşatmanın etkisini taşıyor. Kendi geçmiş akısını, kendi mevsim belleğini, kendi budunsal eşiklerini ve kendi söz dağarcığını kurmak yerine dışarıdan gelmiş ölçüler içinde yaşamaya alışan budun, zamanla kendi ölçüsünü eksik, dağınık ya da ikincil sanmaya yöneliyor.
Öykü savaşı bu kuşatmayı daha da derinleştirir. Bir budun geçmişini hangi öykü içinde okuyorsa geleceğini de o öykünün sınırları içinde kurar. Roma, Yunan, Hristiyan Avrupa ve bugünkü Batı kendi geçmişlerini kişioğlunun ana omurgası gibi sunmayı başardı. Böylece kendi geçmiş kırılmaları yeryüzü geçmişinin doğal ekseni gibi görünür hale geldi. Türk geçmişi ise çoğu kez bu büyük öykünün kıyısında, ona sonradan eklenen, ondan etkilenen, onunla anlam kazanan bir çevre öyküsü gibi yazıldı.
Böyle bir yaklaşım Türk geçmişini kendi iç usu ile okumaz; onu dış odağın bakışına göre sıralar. En basitinden Britannica’nın Türk halkları ve Orhon yazıtları üstüne verdiği çerçeve, Türklerin Orta Asya’da kendi yazılı izini bırakan, geniş devlet örgütlenmeleri kuran ve Çin sınırlarından Bizans sınırlarına uzanan bir hareket alanı yaratan kurucu özne olduğunu vurguluyor [7][8]. Burada sorun birkaç geçmiş cümlesinin düzeltilmesiyle sınırlı kalmaz. Türk geçmişini Roma’nın art alanına yerleştiren her us alışkanlığı, Türk’ün kendi geçmiş eksenini daraltır; odağını dışarı taşır, kökünü kendi elleriyle budamasına yol açar.
Bellek savaşı ise öykü savaşının budunsal zihin içinde kalıcılaşmış biçimini oluşturur. Öykü, geçmişin nasıl yazıldığını belirler; bellek ise geçmişin ne kadarının anımsandığını ne kadarının bastırıldığını ve ne kadarının parçalanarak aktarıldığını yönetir. Türk’ün belleği uzun süredir parçalı bir düzen içinde işleniyor. Bir yanda son bin yılın inançla ilgili ve erksel kırılmaları öne çıkarılıyor, öte yanda kayıp Türk-Mu geçmişi, büyük sarsıntıların ardından gelen bozkır belleği, Tengrici evren anlayışı, atalar ekini, mevsim akıları ve çok daha derin geçmiş katları sisin gerisine itiliyor. Böylece budun kendi geçmişine bütünlüklü bakmak yerine eksik bir öykünün çocuğu gibi yaşamaya başlıyor. Eksik öykü ise dışarıdan gelen kavramları daha kolay geçerli kılıyor. Kendi kutlu eşiğini unutan, kendi zaman örgüsünü taşımayan, kendi yıl akısını canlı tutmayan budun, başkasının zaman dizgesini kullanırken onun belleğini de günlük yaşamına yerleştiriyor.
Benlik savaşı ise bu üç cephenin insan ruhunda düğümlendiği son halkayı kurar. Ölçün başka yerde üretildiğinde, öykü başka odaktan yazıldığında ve bellek seçilerek dağıtıldığında benlik de savunmacı, kırılgan ve onay arayan bir çizgiye sürüklenir. Türk benliğinin bugünkü çağda sık sık iki uç arasında gerilmesi bundandır. Bir yanda köksüz taklit isteği beliriyor, öte yanda yüzeysel tepki dili yükseliyor. Güçlü benlik ise kendi geçmiş derinliğini duru bir açıklıkla bilir ve bu bilgiyi günlük yaşamın araçlarına kadar indirir. Zaman dizgesi bu yüzden yeniden önem kazanıyor. Adıyla yalnız marşla, anıtla, ders kitabıyla kurulmaz; her sabah bakılan günle, ay adıyla, yılbaşıyla ve mevsim eşiğiyle de kurulur. Hangi zaman sözlüğüyle yaşarsan, sonunda kendini de o sözlüğün içinden okumaya başlarsın.
Bu dört alan Türk’ü özellikle rahatça ezebilir; çünkü baskı kaba kuvvet görünümü taşımıyor. Açık işgal karşısında budun direnç üretir. Buna karşılık ölçüler, terimler, zaman dizgeleri, eğitim şemaları ve geçmiş başlangıçları görünmez bir doğallık perdesi altında yerleştiğinde aşındırıcı güç çok daha derine işler. Türk budununa “senin geçmişin de vardır” demek başka bir şeydir; Türk’ün zamanını, belleğini ve başlangıç noktalarını başkalarının çerçevesiyle sınırlandırmak bambaşka bir şeydir. İkinci durumda buduna görünürde yer açılır, fakat o yer her zaman başka bir odağın gölgesinde kalır. Bu yüzden Türk geçmişini 1071 ile başlatan, en geniş haliyle Orhun Yazıtları çevresine kadar çıkarıp orada durduran, daha derin katları görmezden gelen ya da görse bile tali bir dipnot gibi işleyen yaklaşım, yalnız eksik bir geçmiş okuması sunmuyor; aynı zamanda uygarlık idrakini de daraltıyor.
Oysa veriler arttıkça Türk geçmişinin başlangıç çizgisi her gün daha da geriye çekiliyor. Kazıbilim, dil geçmişi, bozkır ekin süreklilikleri ve Avrasya’nın geniş belleği bu derinliği daha görünür hale getiriyor. Böyle bir tabloda daha yeni bir uygarlık alanının saptırılmış ya da kırılmış bölümünü odak saymak, ancak kendi köküne yabancılaşmış bir bilinçte karşılık bulur. Kendi geçmişinin genişliğini taşıyan zihin ise zamanın odağına başkasını yerleştirmez; kendi göğünü, kendi ritmini ve kendi sözlüğünü yeniden kurar.
Burada ince ayrımı daha da incelterek kurmak gerekir. Gregoryen zaman dizgesini budunsal ölçün olarak kullanmak, bugünün dünya çaplı işleyişi içinde elverişli bir gereklilik sunar. Bu alan, elçilik, alışveriş, ulaşım ve devlet düzeni açısından iş görür. Buna karşılık Gregoryen ay adlarını tek ekinsel kader gibi benimsemek, geçmiş belleğini daraltır. Bir budun dünya çaplı budunsal zaman dizgesini kullanabilir; bunun yanında kendi töresel zaman dizgesini, kendi eğitim zaman dizgesini, kendi budun günlerini ve kendi ay sözlüğünü kurabilir.
Çin zaman dizgesi, Hindu zaman dizgesi, Yahudi zaman dizgesi ve İslam zaman dizgesi tam da bu katlı yaşamı gösteriyor. Dünyada tek zaman çizgisi yok; birden çok zaman dizgesi yan yana yaşıyor. Çin zaman dizgesi Çin ve Tayvan’da Gregoryen zaman dizgesiyle birlikte yaşamayı sürdürüyor; Hindu zaman dizgesi Hindistan’da inançla ilgili yılın geçmişlerini kuruyor; Yahudi zaman dizgesi 19 yıllık döngü içinde ek aylarla işliyor; İslam zaman dizgesi ay yılı çevrimini koruyarak inançla ilgili zamanı düzenliyor.
Bu çoklu örnekler önemli bir kapı açmalıdır: Türk özgün zaman dizgesi dünya düzenini parçalamaz; ona yeni bir kat ekler. Dahası başka budunlara da kendi zaman belleğini yeniden kurma yüreği verebilir. UNESCO’nun yerli ve budun temelli bilgi dizgeleri, geleneksel çevresel zaman dizgeleri ve iklim bilgisi üstüne yürüttüğü çalışmalar, zaman dizgesinin ekin, çevre, bellek ve sürdürülebilirlik arasındaki köprüyü güçlendirdiğini açık biçimde gösteriyor. Naranjal’daki geleneksel çevresel zaman dizgesi girişimi ile LINKS izlencesinin iklim ve yerli bilgi dizgeleri üstüne raporları, zaman dizgesinin karar alma, çevre eğitimi, sürdürülebilir kullanım ve kuşaklar arası aktarım açısından büyük güç taşıdığını zaten vurguluyor. Bu konuda kuşkusu olanlar bu noktaları ayrıca incelemelidir.[9][10][11].
Bu yüzden Türk zaman dizgesini kurmak, geleceğin dünyasında yerli bilgi dizgelerinin, çoklu zaman düzenlerinin ve ekinsel erklik alanlarının yeniden tartışılacağı büyük kırılmaya erkenden yanıt vermek anlamı taşır. Tengricilik Dün, Bugün ve Yarın kitapları içinde ele alınan “yerli akı”, “açık kaynak töre”, “ölçü”, “meclis”, “dağıtılmış bilgi”, “her bireyin kam olabilme sorumluluğu” ve “yüksek belirsizlik alanlarına ileri uyumluluk” çizgisi, zaman dizgesi tasarımını doğrudan geçmişten doğan görev haline getiriyor.
Roma ay adlarının tek tek kökenine bakıldığında, Türk açısından anlam kopuşu daha görünür hale gelir. Çünkü burada zaman dizgesi, belirli bir uygarlığın kut anlayışını, erksel aşamalanışını, tören dilini ve imgesel evrenini günlük zamanın içine yerleştirir. İnsan her sabah zaman dizgesine baktığında hem günleri sıralar hem de eski bir dünyanın bellek kodlarıyla temas eder. Ay adları bu yüzden yansız işaretler gibi durmaz. Her biri, arkasında bir söylence, bir erk dili, bir mevsim algısı ve bir geçmiş düzeni taşır.
Türkçe ay adlarına bakıldığında ise başka bir kat açılır. Burada bir bölümü doğrudan Türkçe yaşam deneyiminden doğmuş adlarla, bir bölümü Süryanice, Arapça, Farsça, Latince ve başka dil çevrelerinden gelmiş adlar yan yana durur. Şimdi isterseniz konuyu, özellikle bu konu üstünde hiç düşünmemiş on milyonlar adına biraz daha derinleştirelim.
Ocak / January
January, adını Janus’tan alır. Janus, Roma dünyasında kapılarla, geçitlerle, eşiklerle ve başlangıçlarla ilişkilendirilen tanrıdır. Onun en dikkat çekici imgesi çift yüzüdür: bir yüz geçmişe, bir yüz geleceğe döner. Yeni yıl, böylece sıradan bir zaman sırası başlangıcı olmak yerine eşikten geçiş, kapanış ve açılış, bitiş ve doğuş temalarıyla birlikte düşünülür. Roma zihniyeti zamanı düz bir çizgi gibi kurmamıştır; zaman eşikli, törensel ve imgesel bir akış olarak işler. Ocak ayı da bu anlayışın giriş kapısıdır.
Latince biçimi Januarius mensis, yani “Janus’un ayı”dır. Burada yılın ilk ayı, doğrudan Roma kutsallığının gözetimine bırakılır. Zaman Dizgesinin başına yerleştirilen tanrı, zamanın kendisine bir ruh verir. Gündelik hayatın içine sinen bu adlandırma, Roma ekinin göğü ve yılı nasıl anlamlandırdığını da gösterir.
Türkçedeki “Ocak” ise bambaşka bir sahne açar. “Ocak”, ateş yakılan yer, evin ısısı, yemeğin piştiği odak, ailenin çevresinde toplandığı çekirdek alan anlamlarını taşır. Böylece Türkçe ay adı, göksel bir tanrı biçiminden çok, yaşanan hayatın somut odağına yaslanır. Kışın ortasında evin sıcaklığını koruyan ocak, yaşamı sürdürmenin imgesi haline gelir. Üstelik bu sözcüğün izi çok eskiye, Divanü Lugati’t-Türk’e kadar gider. Bu derinlik, Türkçede zamanın ev, ateş ve hayat etrafında da adlandırıldığını gösterir.
Şubat / February
February, arınma ve kefaret törenleriyle ilgili Februa çevresinden gelir. Roma yeryüzünde Şubat, temizlenme, hazırlanma, yüklerden arınma ve yeni döneme geçiş için düzenlenen törensel uygulamalarla ilişkilidir. Ayın adı da tam bu tören alanının içinden çıkar. Böylece yılın bu bölümü soğuk bir mevsim parçası olmanın ötesine geçer. Bedensel ve budunsal arınmanın zamanı olarak anlam kazanır.
Bu adlandırma, Roma zihninin zamanı törensel olarak parçaladığını gösterir. Bazı aylar savaşla, bazıları doğurganlıkla, bazıları aileyle, bazıları da arınmayla yüklüdür. Şubat, bu düzen içinde yüklerden sıyrılma ve yeni döngüye hazırlanma ayı gibi çalışır.
Türkçedeki “Şubat”ın kökü ise Süryanice hattına uzanır. Süryanice ve Aramice çevrede kullanılan biçimler, kışın sonuna denk gelen, tarımsal faaliyetin durduğu, bekleyişin ve içe çekilişin arttığı bir dönemi çağrıştırır. Bu yüzden Şubat, Anadolu havzasında iklim şartlarının diliyle de okunur. Toprak henüz tam açılmamıştır; emek, hareket ve dışa dönük üretim bir süreliğine yavaşlar. Böylece Şubat adı, Roma’daki arınma vurgusuyla Yakın Doğu’daki mevsimsel bekleyiş arasında bağ kurma amacı taşımıştır.
Mart / March
March, Mars’ın ayıdır. Mars, Roma’da savaşın, budun önündeki kudretin, seferin ve erksel enerjinin tanrısıdır. Eski Roma’da yılın bir dönem Mart’ta başlaması, bu seçimi daha da anlamlı kılar. Çünkü yılın açılışı, doğrudan savaş gücü, canlılık, hareket ve devlet iradesiyle yan yana getirilmiştir. İlkbaharın kapısı, tazelik kadar sefer çağrısı da taşır.
Bu bağ, Roma yeryüzünün mevsimleri bile erksel ve askerî bir bilinçle düzenlediğini gösterir. Baharın gelişi doğanın canlanmasını taşır; bunun yanında ordunun harekete geçmesini, budun önündeki yaşamın güçlenmesini ve düzenin görünür hale gelmesini de taşır. Mart adı bu yüzden mevsim ile erk gücünü aynı eksende buluşturur.
Birçok Avrupa dilinde Mart adının benzer seslerle yaşaması da bu Roma mirasının geniş coğrafyalara yayıldığını gösterir: Mars, März, Marzo, Maart gibi biçimler, aynı kökün farklı dillerde sürmesidir. Türkçedeki “Mart” da bu geniş aktarım zincirine katılır. Böylece tek bir ay adı, hükümdarlık dilinden Türkçe’ye girmiştir.
Nisan / April
April için iki ana köken açıklaması öne çıkar. İlk açıklama, Latince aperire fiiline dayanır; bu fiil “açmak” anlamı taşır. Bu yüzden April, toprağın açıldığı, tomurcuğun yarıldığı, doğanın görünür biçimde canlandığı ay olarak okunur. Kış boyunca saklı duran hayat, bu ayla birlikte yüzeye çıkar. Kapalı olan açılır, donuk olan çözülür, içte bekleyen enerji dışa vurur. Böylece Nisan, doğanın açılış ayı haline gelir.
İkinci açıklama ise ayı Venüs çizgisine bağlar; Yunan dünyasındaki karşılığı Aphrodite’dir. Bu hatta Nisan, güzellik, çekim, bereket ve doğurganlıkla birlikte düşünülür. Böylece ayın anlamı dirimsel canlanmanın ötesine geçer. Güzellik duygusu ve içtenlik taşıyan bir dünya da açılır. Toprak canlanır, renk çoğalır, yaşam görünür bir zarafet kazanır.
Türkçedeki “Nisan” Farsça, Süryanice, Akatça ve daha eski Mezopotamya katlarına uzanan izler taşır. Bu adın ilk ürün, taze mahsul, yılın açılışı ve bereket gibi çağrışımlarla yaşadığı görülmektedir. Böylece Nisan, Roma ve Yakın Doğu dünyasında ortak bir bahar eşiğine dönüşmüştür. Biri açılan tomurcuğu vurgular, diğeri taze ürünü ve yılın yenilenmesini öne çıkarır. Her iki çizgi de baharın yükselişini, canlılığın sahneye çıkışını ve toprağın verime yönelişini taşır.
Mayıs / May
May, Maia ile bağlantılıdır. Maia, Roma geleneğinde büyüme, çoğalma ve verimle ilişkilendirilen ana biçimlerden biridir. Bu yüzden Mayıs adı, baharın güç kazandığı, toprağın dolgunlaştığı ve yaşamın serpilerek arttığı dönemi çağırır. Burada doğa artık uyanmış, büyümeye geçmiş, güç toplamış ve yoğunlaşmıştır.
Mayısın imgesel atmosferi, Nisan’daki açılışın ardından gelen gelişme evresini yansıtır. Çiçeklenme daha görünür hale gelir, toprak daha dolu bir nefes alır, bereket düşüncesi daha somut bir biçimde hissedilir. Maia’nın ismi bu yüzden verim ve büyümenin zaman dizgesi içindeki mühürü gibi sabitlenmiştir.
Türkçede “Mayıs” biçiminin Latin kök üzerinden yerleşmesi de dikkat çekicidir. Burada yerli tarım hayatı ile dış kökenli ay adı birleşir. Yani bir Roma tanrıçasının adı, Anadolu’nun bahar mevsiminde söylenir hale gelmiştir.
Haziran / June
June, Juno ile bağlıdır. Juno, Roma’nın baş tanrıçalarından biridir; evlilik, kadınlık, aile düzeni, doğum ve budunsal koruma alanlarıyla anılır. Bu yüzden Haziran, yazın eşiğini aile, düzen ve koruyuculuk düşüncesiyle birlikte taşır. Baharın serpilmesi burada budunsal bir çerçeve kazanır. Ev, soy, birliktelik ve koruma duygusu ay adının içine yerleşir.
Juno’nun varlığı, Roma zaman dizgesinde özel alan ile budun önündeki alanın birbirinden kopuk kurulmadığını da gösterir. Aile düzeni, budun düzeninin bir uzantısı gibi düşünülür. Yılın akışında evlilik, doğum ve koruyuculuk temalarının bir aya yerleştirilmesi, zaman dizgesinin budunsal kurumları da taşıdığını gösterir.
Türkçedeki “Haziran” ise Süryanice sıcaklık hattıyla ilişkilendirilir. Böylece Roma tarafında Juno’nun koruyucu düzeni, Anadolu ve Yakın Doğu tarafında yükselen sıcaklığın mevsimsel işaretiyle buluşturulmuştur.
Temmuz / July
July ile zaman dizgesinde tanrılardan hükümdarlara geçiş açık biçimde görünür. Bu ayın eski Roma adı Quintilis idi; yani “beşinci ay.” Çünkü eski Roma zaman dizgesinde yıl Mart’ta başlıyordu. Sonradan bu ayın adı, Julius Caesar onuruna değiştirildi ve July oldu. Böylece zaman dizgesi, doğanın akışını işaretlemekle yetinmedi; siyasî belleği ve hükümdarlık gücünü de yılın içine kazıdı.
Bu dönüşüm çok önemlidir. Çünkü burada ay adı, kozmik zamanın üstüne hükümdar adının yazılması anlamına gelir. Yılın bir parçası artık doğrudan bir erksel biçimin şanını taşır. Zaman, iktidarın bellek alanına dönüşür. Her yıl tekrar eden her Temmuz, mevsim dönüşünü ve Caesar’ın adını çağırır.
Türkçedeki “Temmuz” ise Süryanice Tammuz üzerinden gelir ve kökleri Babil-Asur-Sümer çevresindeki Dumuzi/Tammuz geleneğine uzanır. Bu çizgide Temmuz, verimlilik, kuruyuş, sıcaklık ve doğa döngüsünün dramatik hareketleriyle ilişkilidir. Anadolu halk dilinde “orak ayı” ve “ot ayı” gibi kullanımların yaşaması da bununla uyumludur. Burada Roma hükümdarı ile Mezopotamya verim tanrısı, tek bir ayın çevresinde iki ayrı uygarlık belleği olarak üst üste binmiş ve ay adı olarak kalmıştır.
Ağustos / August
August da benzer biçimde bir hükümdar adını taşır. Eski adı Sextilis idi; yani “altıncı ay.” Sonradan Augustus onuruna August adını aldı. Böylece Temmuz ile Ağustos yan yana geldiğinde, Roma zaman dizgesinde art arda iki ayın hükümdarlık adlarıyla mühürlendiği görülür. Bu da zaman dizgesinin erksellaşmasını çok açık biçimde gösterir.
Augustus adı Latincede yücelme, artış, büyüklük ve saygınlık çağrışımları taşır. Böylece bu ay, bir hükümdarın anısı ve aynı zamanda sıcak havanın ihtişam ve yücelik hissiyle de yüklendiği anlatılır. Yazın doruğuna denk gelen bu dönem, hükümdarlık ihtişamına uygun bir sahne kazandığı için doğallaştırılarak ay adı olmuştur.
Türkçedeki “Ağustos” da Latin kök üzerinden gelir; bunun yanında halk dilinde “harman ayı” gibi karşılıklar yaşar. Bu karşılık çok öğreticidir. Çünkü Roma çizgisinde ay, hükümdarın adıyla anılırken Türk halk hayatında aynı dönem, harmanın kurulduğu, ürünün toplandığı, emeğin karşılığının görünür hale geldiği bir zaman olarak yaşanır. Biri erksel ihtişamı, diğeri üretim döngüsünü öne çıkarır. Doğal olarak Türk ekini, duygu ve işleyiş yöntemi temelinde daha gelişmiştir.
Eylül / September
September, Latin sayı kökü septem ile bağlantılıdır; yani “yedi.” Eski Roma dizisinde bu ay yedinci sıradaydı. Bugün ise dokuzuncu aydır. Burada geçmişten kalmış öğretici bir kayma görünür: sıra değişmiş, ad yaşamayı sürdürmüştür. Eski zaman dizgesinin izi, yeni düzende de dilin içinde kalmıştır. Böylece geçmiş düzenin mantığı, yüzyıllar sonra bile sözcüğün bünyesinde yaşamaya devam eder.
Bu durum, zaman dizgesi adlarının ne kadar dirençli olduğunu gösterir. erk işi değişir, zaman dizgesi düzeltimleri gelir, yılın başlangıç noktası kayar; buna rağmen adlar çoğu zaman varlığını korur. Böylece kelime, eski dünyanın donmuş kalıntısı gibi anlamsızca çağcıl zamanın içinde yaşamayı sürdürür.
Türkçedeki “Eylül” ise Arapça eylûl, onun gerisinde Süryanice elûl ve daha eski Akatça katlarla ilişkilidir. Hasat mevsimi, bereket, ürün ve tarımsal döngü burada öne çıkar. Böylece Eylül, bir yandan Roma sayı dizgesinin kalıntısını taşırken öte yandan Yakın Doğu’nun hasat belleğine bağlanır. Türkçe kullanımda bu ay, sonbaharın girişini ve emeğin ürünle buluştuğu zamanı çağırır.
Ekim / October
October, Latin octo kökünü taşır; yani “sekiz.” Eski Roma dizisinde sekizinci sıradaki ayı karşılar. Bugün ise onuncu aydır. Eylül’de görülen geçmişten gelen kayma burada da sürer. Eski sayısal düzenin dili, bugünkü sıra dizgesinin içinde yaşamaya devam eder.
Türkçedeki “Ekim” ise çok açık ve toprağa bağlı bir adlandırmadır. Bu ayda ekim yapılır; tohum toprağa girer, gelecek ürünün temeli sessizce atılır. Böylece Türkçe ad, soyut sayı kökü yerine doğrudan üretim eylemini odağa alır. Bir yanda Roma’nın hatalı sayısal iz düşümü, öte yanda Anadolu’nun tarımsal uygulaması vardır.
Üstelik “Ekim” adı çağcıl Türkçede zaman dizgesi dilinin yerlileştirilmesi sürecinin parçası olarak yerleşmiştir. Bu yönüyle ay adı, mevsimi anlatmakla yetinmez ve Cumhuriyet dönemi dil tercihlerinin de bir parçası olur. Böylece dil geçmişi ile tarım geçmişi aynı kelimede birleşir.
Kasım / November
November, Latin novem kökünden gelir; yani “dokuz.” Eski Roma zaman dizgesinde dokuzuncu sıradaki ayı gösterir. Bugünkü sıralamada ise on birinci aydır. Böylece eski dizinin hata dolu izi burada da sürer ve zaman dizgesinin geçmişten gelen katlılığı daha görünür hale gelir.
Türkçedeki “Kasım” ise halk zaman dizgesini ve mevsim bölünmesiyle ilişkilidir. Anadolu’da yılın sıcak dönemi ile soğuk dönemi arasındaki ayrım, “Hızır günleri” ve “Kasım günleri” biçiminde yaşanır. Kasım, bu bakımdan yılın iki büyük mevsimsel yarısından birine giriş kapısıdır. Bölme, ayırma, dönemi ikiye ayıran eşik fikri bu sözcüğe yerleşir.
Bu yüzden Kasım, Türkçe mevsim belleğinde çok güçlü bir yere sahiptir. Soğuğun yerleşmeye başladığı, tabiatın içe çekildiği, ritmin ağırlaştığı bir zaman dilimi açılır. Latincedeki sayı kökü ile Anadolu’daki halk mevsim düzeni burada aynı ay içinde buluşur.
Aralık / December
December, Latin decem kökünden gelir; yani “on.” Eski Roma zaman dizgesinde onuncu ayın adıdır. Bugün ise on ikinci sıradadır. September, October ve November ile December da eski Roma yıl düzeninin dilsel kalıntısını bugüne taşır. Bu dört ay, zaman dizgesinde geçmiş belleğinin en çıplak biçimde görüldüğü bölümdür.
Türkçedeki “Aralık” ise son derece canlı bir yerli anlam taşır: iki şeyin arası, iki dönem arasındaki açıklık, bir eşik, bir geçiş boşluğu. Kasım ile Ocak arasında duran bu ay, zaten kendi adıyla bir aradalığı ve arayı anlatır. Kışın derinleştiği, yılın kapanışına yaklaşıldığı, yeni eşiğin henüz görünür olduğu bir zaman duygusu oluşturur.
Bu ad çok güçlüdür; çünkü doğrudan yaşanan zaman hissini verir. Aralık, zaman dizgesinin sonuna yaklaşmanın, iki dönem arasında durmanın, kapanışa hazırlanmanın ayıdır. Böylece Latincedeki sayı mantığının karşısında Türkçede çok daha sezgisel, mekânsal ve yaşantısal bir karşılık belirir.
Tabi bu noktada küçük bir geçmiş izi kadar, göz kırpan bir matematik garabeti de vardır. İnsan ister istemez gülümser; çünkü dokuzuncu aya “yedinci”, onuncu aya “sekizinci”, on birinci aya “dokuzuncu”, on ikinci aya da “onuncu” denmektedir. Dünya da bu kaymayı yüzyıllar boyunca büyük bir ciddiyetle taşımıştır.
Bir uygarlığın eski zaman dizgesi düzeni değişmiş, sıra kaymış, adlar yerinde kalmış, dünya da bunu yüzyıllar boyunca büyük bir ciddiyetle kullanmayı sürdürmüştür. Böylece bugün kullandığımız ay sözlüğü, bir yanda tanrıları, bir yanda hükümdarları, bir yanda da eski Roma yıl düzeninden kalmış bu tuhaf sayısal tortuyu aynı anda yaşatır.
Bu tablo, ay adlarının dilbilgisel kalıntılar ya da alışkanlık sonucu korunmuş sözcükler olarak okunamayacağını açıkça gösterir. Burada her ay, Roma’nın evren tasarımından bir parça taşır. Yılın başlangıcı bir eşik tanrısına bağlanır, arınma dönemi törensel temizlikle işaretlenir, baharın açılışı savaş ve sefer gücüyle yan yana getirilir, yaza geçiş tanrıçaların koruyucu alanına bırakılır, yılın iki ayı ise doğrudan hükümdarlık anıtına dönüştürülür. Son dört ay da Roma’nın eski zaman dizgesi belleğini bugüne taşıyan sayısal bir tortu gibi yaşar. Böylece günlük yaşamda kullanılan her gün gösterimi, görünürde yalın bir zaman bilgisi sunarken aynı anda Roma’nın kutlu düzenini, erksel odağını ve geçmiş sürekliliğini de yineler.
Türk açısından asıl sorun burada başlar. Sorun yalnız yabancı kökenli birkaç adı kullanmakla sınırlı kalmaz. Başka bir uygarlığın tanrılarını, tören mantığını, hükümdarlık belleğini ve mevsimsel imgeselliğini günlük zaman dili olarak taşımak, zaman duygusunu da o odağın çevresinde kurar. Roma için bu ay adları son derece yerli ve tutarlıydı; çünkü o adlar, kendi inanç ve erk evreni içinde doğal bir bağ kuruyordu.
Türk dünyası için ihtiyaç duyulan bağ ise başka bir yerdedir. Bozkırın mevsim dili, atalar belleği, göğe bakış, üretim çevrimi, toy zamanı, göç ritmi ve Tengrici evren anlayışı bu sözlük içinde arka plana itilir. Böylece Türk, zamanı yaşarken kendi göğünü yeniden kurmak yerine başkasının kutsal atlasını tekrar etmeye yönelir. Bu tekrar sert bir zorlamayla işlemez; günlük dilin içinde yavaş, sürekli ve görünmez biçimde yerleşir. Ekinsel çözülmenin en etkili biçimlerinden biri de tam burada ortaya çıkar. İnsan her gün kullandığı sözlüğün hangi dünyayı taşıdığını çoğu zaman fark etmeden, o dünyanın ritmine alışır.
Bu yüzden burada yapılması gereken şey, Roma ay adlarının kökenini eksiksiz görmek ve onların geçmişten gelen anlamını küçümsemeden, Türk dünyası için artık neden yetersiz ve uygunsuz kaldığını açıkça söylemektir. Çünkü bu adlar bir budunun kendi doğa ritmini, kendi belleğini ve kendi kozmik yön duygusunu taşımadığında, zaman dizgesi işlevini sürdürür; anlam taşıyıcılığı ise başka bir odağa çalışır. Tengrici zaman dizgesi önerisinin asıl gücü tam burada belirir: zamanı yalnız hesaplamaz, Türk’ün kendi göğünü yeniden adlandırır.
Bu seçimin Türk açısından hangi yönlerde anlamsızlaştığını tek tek görmek gerekir.
İlk olarak, bu ay adları Türk’ün yaşadığı coğrafyanın doğa ritmini anlatmaz. Bozkırın sert kışı, göç yolları, yaylak-kışlak çevrimi, ekim ve derim evreleri, gündönü ve güngece eşikleri, atalar anısı ve toy zamanları bu adlarda yer almamaktadır. Janus, Juno, Maia ve Mars, Roma’nın kutsal coğrafyasını taşımıştır. Türk boylarının yaşadığı Avrasya genişliği için bu adlar, mevsim ve emek belleği üretmez; hazır bir geçmiş paketini günlük dile yerleştirir.
İkinci olarak, bu adlar Türk’ün kendi kutsal ve töresel sözlüğünü kurmasını engeller. Ay adı yalnız ad olamaz ve olmamalıdır; çocuk bu adı ezberlerken hangi dünyanın içinde yaşadığını da öğrenir. Janus’u, Mars’ı, Caesar’ı, Augustus’u her gün görünmez biçimde tekrar eden zihin, zamanın odağına Roma’yı yerleştirir. Bir süre sonra bu alışkanlık, Roma’nın geçmişten gelen ağırlığını “doğal”, Türk’ün kendi zaman sözlüğünü ise “ek” gibi göstermeye başlar. Günümüz erk işinde asıl tehlike tam burada doğar: ekinsel odaklar, kendi dillerini ve zaman ölçülerini olağanlaştırır; çevrede kalan budunlar ise bu ölçüleri evrensel zannetmeye başlar.
Üçüncü olarak, ay adlarının iç mantığı kendi içinde bile kırıklıdır. Tekrar edelim çünkü hem çok önemli hem de komik; September, October, November ve December bugün dokuzuncu, onuncu, on birinci ve on ikinci ayı gösterir; buna karşılık adları yedi, sekiz, dokuz ve on anlamı taşır. Bu kırık, erken Roma zaman dizgesinin Mart başlangıçlı yapısından kalmıştır. Roma kendi düzeltimlerini yaptı, ayların sırası değişti, buna rağmen adlar taşındı. Demek ki burada “kusursuz ussal zaman dizgesi” gibi bir durum yok; geçmişten gelen birikim ve erksel alışkanlık iç içe akıyor. Türk dünyası açısından bu yapı, açık, tutarlı ve yerli ritim kuran bir zaman dizgesine geçiş ihtiyacını daha görünür kılmaktadır.
Dördüncü olarak, July ve August örneği ay adlarının erksel anıta dönüştüğünü kanıtlar. Bir zaman dizgesinin iki ayına iki hükümdarın adını vermek, göğün akışını erk işinin bellek duvarına çevirmektir. Roma bunu yaptı. Fransız Devrimi de benzer nedenle Gregoryen zaman dizgesini “dinsel çağrışımlardan arınmış” yeni bir zaman dizgesiyle değiştirmeye yöneldi ve Cumhuriyet zaman dizgesini kurdu. Bu örnek, zaman dizgesi değiştirmenin geçmiş boyunca güçlü erksel çıkışlardan biri olduğunu gösterir [18].
Beşinci olarak, Roma ay adları Türk’ün kendi geçmişten gelen zaman deneyimlerini görünmez kılar. Oysa Türk geçmişinde zaman dizgesi ve yıl çevrimi alanı güçlü bir bellek taşır. UNESCO Dünya Mirası geçici listesindeki Anadolu Selçuklu medreseleri kaydı, Selçuklu sanatındaki bazı hayvan biçimlerinin On İki Hayvanlı Türk Zaman Dizgesi ile bağını açıkça anıyor; bunu Türkistan’dan taşınan ekinsel sürekliliğin bir işareti olarak yorumluyor.
Bu veri, Türklerin zamanı sayılarla birlikte imgeler, döngüler ve canlı adlandırmalarla da düzenlediğini gösteriyor. On İki Hayvanlı Türk Zaman Dizgesi, adından da anlaşılacağı gibi, on iki yıllık çevrimler üstüne kurulur; her yıl bir hayvan adı taşır ve çevrim tamamlanınca dizi yeniden başlar. Kaynaklarda bu dizinin sıçgan, ud, bars, tavışgan, lu, yılan, yund, koy, biçin, takıgu, it ve tonguz adlarıyla yaşadığı görülür; bugünkü karşılıklarla bunlar fare, sığır, pars ya da kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuz çizgisinde okunur.
Bu zaman dizgesi güneş yılı temelli işleyen, yılları hayvan adlarıyla kodlayan ve Türk boyları arasında uzun süre kullanılan bir dizgedir. Araştırmalar, Göktürkler döneminde ve sonrasında bu zaman dizgesinin kullanıldığını, hatta en eski yazılı izlerinden bazılarının erken Türk yazıtları çevresinde görüldüğünü belirtir. Yani Türklerin zaman belleği boşluk taşımaz; kendi yıl çevrimini, kendi adlandırma mantığını ve kendi imgesel zaman dizgesi dilini üretmiş köklü bir birikim sunar. Bu yüzden bugün yeni bir Tengrici zaman dizgesi önermek, geçmişsiz bir alanda sıfırdan icat yapmak anlamına gelmez; eski belleği çağın ihtiyaçlarına göre yeniden kurmak anlamı taşır.
Buradan sonra günümüz erk işine gelmek gerekir. Yirmi birinci yüzyılın erksel düzeni yalnız sınırlar ve ordular üstünden işlemiyor. Ölçünler, zaman dizgeleri, alfabeler, veri biçimleri, haritalar, uygulama yüzleri, eğitim içerikleri ve medya akıları da erklik kuruyor. Kimin zaman dizgesi evrensel ölçü diye benimsenirse, onun geçmiş anlatısı da bilinçaltında odak konuma yükseliyor.
Türk’ün kendi zaman dizgesini önermesi bu yüzden imgesel bir çıkışın ötesinde, doğrudan erklik başlığı olarak da okunmalıdır. Burada amaç dünya çaplı işleyişle bağını korurken kendi budunsal zamanını kendi sözlüğüyle kurmaktır. Bu kurulum, bugünkü il ve budun için ikili yetkinlik üretir: dış dünyayla ortak budunsal zaman dizgesi üzerinden ilişki kurmak ve iç dünyada kendi akı omurgasını güçlendirmek.
Tengricilik Dün, Bugün ve Yarın kitaplarında da ele alındığı üzere “Töre” donmuş buyruğa bağlanmaz; açık kaynak işleyen, ölçüyle sınanan, mecliste sınanan, doğa verisiyle ve budun geribildirimiyle güncellenen canlı bir yapı taşır. Böyle bir düşünce mimarisi, zaman dizgesini de kapalı kutlu paket olmaktan çıkarır. Zaman dizgesi, meclisin ve ortak aklın denetlediği, her kuşağın katkı verdiği, akıyı korurken biçimini geliştirebildiği yaşayan kurum haline gelir. Açık kaynak töre düşüncesi zaman dizgesi alanına taşındığında, ay adları dilden, iklimden, üretimden, budun alışkanlığından ve tören belleğinden beslenir; zaman dizgesi ise ortak ölçünün görünür yüzü olur [19][20].
Bu nedenle Tengrici zaman dizgesinin önemi birkaç başlık altında toplanabilir.
Tanrıbilim alanında bu zaman dizgesi, kutsallığı göğe, doğa ritmine, atalar belleğine ve ölçüye bağlar. Burada kutsal zaman ruhban tekelinden çıkar, budun deneyimine ve gözleme açılır. Ay adları tanrı heykellerinin isimleri yerine mevsim, gök, üretim, geçiş ve hatırlama çevresinde kurulduğunda kutsallık da doğrudan hayatın içine yerleşir.
Erksel alanda bu zaman dizgesi, Türk’ün kendi zaman egemenliğini görünür kılar. Kendi zaman dizgesini kuran budun, geçmiş anlatısını başka odaklardan devralmaz. Zamanın kapısını kendi sözcükleriyle açar. Türk geçmişi bunun için yeterli derinliği zaten taşır. On İki Hayvanlı Türk Zaman Dizgesi, Türk’ün zamanı kendi imgeleriyle örgütlediğini, yıl çevrimini kendi belleğiyle kurduğunu ve bunu geniş bir coğrafyaya yayabildiğini gösteren açık bir geçmişten gelen örnektir. Bugün Tengrici zaman dizgesi önerisi de bu çizgiyi çağımıza taşır. Böylece zaman, yabancı odaklerin art alanında yaşanan bir akış olmaktan çıkar; Türk’ün kendi göğü, kendi töresi ve kendi geçmiş bilinci içinde yeniden kurulur.
Özgürlük alanında bu zaman dizgesi, zaman üzerindeki dışsal anıtları çözmeye yardım eder. July ve August örneğinde iki hükümdarın adı her yıl tekrar edilirken, Türk zaman dizgesinde kök Türkçe adlar topluluğun kendi yön duygusunu güçlendirir. İnsan zamanını başka hükümdarların anısında yaşamaz; kendi belleğiyle ve kendi sorumluluk duygusuyla yaşar. Bu, duygucu slogan üretmez; günlük dilde içsel özgüven ve geçmiş süreklilik üretir.
Çevrebilim ve sürdürülebilirlik alanında bu zaman dizgesi, doğa verisine daha açık yapı kurar. UNESCO’nun çevresel zaman dizgesi örnekleri, yerli zaman dizgelerinin iklim gözlemi, kaynak kullanımı, dirimsel döngüler ve budun kararlarıyla doğrudan bağlı çalışabildiğini gösteriyor. Tengrici zaman dizgesi de Yeni Tengriciliğin 30 ilkesinden esinlenebilecek güce ulaşan mevsim odaklı ay adlarıyla bu çevresel duyarlılığı güçlendirir. Zaman burada üretimden kopuk yapay bloklar halinde akmadan doğayla eş titreşim kuran işaretler halinde yaşanır.
Peki biz Yeni Tengriciliğin kuramsallığını geliştiren ana boy olarak ne öneriyoruz? Oldukça basit. Hemen açıklayalım.
Yeni Tengriciliğin zaman dizgesini geçim düzeni açısından 13 ay x 28 gün örüntüli güçlü bir eşölçüm sunar. Her ay tam dört hafta taşır. Muhasebe, ücret karşılaştırması, üretim planı, dönem çözümlemesi, eğitim çizelgesi ve budun törenleri bu eşitlikten büyük yarar görür. Çağcıl zaman dizgesi düzeltimi tartışmalarında 13 eşit aylı örüntülerin ısrarla gündeme gelmesinin sebebi de budur. 13 ay, her ay 28 gün, yıl sonuna ek bir gün, artık yılda da yıl ortasına bir ek gün.
Bu zaman dizgesi şu kurallarla işler:
• 13 ay vardır.
Bu sayı yılın akışını daha dengeli parçalara ayırmak için seçilir. Bugünkü zaman dizgesinde aylar 28, 30 ve 31 gün arasında dağılır; bu da hem ritmi bozar hem karşılaştırmayı zorlaştırır. 13 aylı yapı, yılı daha eşit parçalara böler ve her ayın ağırlığını birbirine yaklaştırır. Böylece zaman, dağınık bloklar halinde akmak yerine ölçülü bir çevrim kazanır.
• Her ay 28 gündür.
28 gün, tam 4 haftaya karşılık gelir. Bunun anlamı çok büyüktür. Her ay aynı haftalık omurgayı taşır. Ayın 1’i hangi güne denk geliyorsa, her ay o düzen yeniden kurulur. Ayların boyu değişmez. Çalışma planı, eğitim zaman dizgesini, budun toplantıları, üretim döngüsü, maaş hesabı, anma günleri ve tören geçmişleri çok daha berrak hale gelir. Zamanı izlemek kolaylaşır; zaman dizgesini okumak sezgisel hale gelir.
• Toplam 364 gün eder.
13 ay ile 28 günü çarptığımızda 364 eder. Bu sonuç bilinçli bir seçimin ürünüdür. Çünkü 364 sayısı tam olarak 52 haftaya bölünür. Yani yılın ana gövdesi baştan sona eksiksiz haftalar halinde akar. Bu, zaman dizgesinin iç ritmini çok güçlü kılar. Her yıl 52 tam hafta taşır. Böylece hafta dizgesi ile ay dizgesi arasında gerilim doğmaz; ikisi birlikte işler.
• Her yılın son gününe denk gelecek şekilde 1 eşik günü eklenir.
Burada asıl ihtiyaç güneş yılından doğar. Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüşü 364 gün sürmez; yaklaşık 365 gün ve biraz daha fazla sürer. Bu yüzden 364 günlük ana gövde, tek başına güneş yılıyla tam örtüşmez. Aradaki farkı karşılamak için yılın sonuna 1 eşik günü eklenir. Bugünün yıl sonuna yerleştirilmesinin nedeni çok açıktır: 13 ayın kurduğu 52 haftalık ana gövde bozulmadan tamamlanır, sonra artan kısım kapanış eşiği olarak yılın sonuna alınır.
Böylece ayların ve haftaların düzeni içeride temiz kalır; taşan parça ise yılın sonunda toplanır. Bunun yanında bu yerleşim güçlü bir ekinsel anlam taşır. Yılın sonuna gelen ek gün, hesaplaşma, anma, kapanış, arınma ve yeni çevrime hazırlanma için ortak bir eşik oluşturur. Yani bugün hem astronomik farkı karşılar hem de budun belleğini toplar.
• Gregoryen artık yıl kuralına uyan yıllarda yıl ortasına 1 ek gün daha eklenir.
Gregoryen kuralda 4’e bölünen yıllar artık yıl sayılır; 100’e bölünen yüzyıl yılları dışarıda kalır; 400’e bölünenler yeniden artık yıl olur. Bu çizgide yakın çevrimde ilk ek gün 2028’e düşer; sonra 2032, 2036, 2040 diye sürer.
Bunun sebebi, yılın yalnız 365 gün de sürmemesidir. Güneş yılı yaklaşık 365 gün artı yaklaşık çeyrek gün taşır. O çeyrek gün birikerek dört yılda yaklaşık 1 tam güne yaklaşır. Bu yüzden belirli yıllarda bir ek gün daha gerekir. Bu ek günün yıl ortasına yerleştirilmesinin de açık bir mantığı vardır: yılın sonunda zaten her yıl düzenli biçimde kullanılan bir eşik günü bulunur; dört yılda bir gelen fazlalığı da aynı noktaya yığmak yerine çevrimin ortasına yerleştirmek, yılı iki büyük denge alanına ayırır.
Böylece artan günler tek noktada kümelenmez, yılın yükü iki eşikte dengelenir. Bunun yanında yılın ortası, mevsim çevriminin belidir. Bu yüzden dört yılda bir gelen ek gün, gök hareketiyle zaman dizgesi düzenini yeniden hizalayan bir iç denge günü işlevi taşır. Yıl yalnız kapanış eşiğiyle tamamlanmaz; bazı yıllarda ortasında da bir ayar noktasına kavuşur. Böylece zaman dizgesi, göksel farkı yalnız işleyiş düzeltme olarak taşımaz; onu ritmik ve anlamlı bir yerleşime dönüştürür.
Bu omurgada yıl akışı şöyle görünür:
• Normal yıl: 364 + 1
Burada 364 gün, 13 ayın düzenli gövdesini oluşturur. Sona eklenen 1 eşik günü de güneş yılıyla uyumu sağlar. Böylece normal yıl 365 güne tamamlanır. Zaman Dizgesinin düzeni korunur, yılın astronomik karşılığı da yerini bulur.
• Artık yıl: 364 + 2 (2028 yılında yılın ortasına bir gün eklenecek)
Burada 364 günlük ana gövde yine aynıdır. Bunun üstüne yıl sonundaki eşik günü eklenir. Bir de dört yılda bir gelen orta ek gün yerleşir. Böylece toplam 366 gün oluşur. 2028 bu çevrimde önemli bir örnektir; çünkü yılın ortasında bir gün daha belirecek ve zaman dizgesi gök hareketiyle yeniden ayarlanacaktır.
Bu dizgenin gücü tam burada toplanır çünkü yılın ana gövdesi kusursuz bir düzen taşır, hafta ile ay birbirini destekler, güneş yılıyla bağ korunur, yıl sonu ve yıl ortası ise yalnız işleyiş düzeltme noktaları olarak kalmaz; ekinsel ve töresel anlam taşıyan iki ayrı eşiğe dönüşür.
Zaman Dizgesinin ay adları şu anda böyle bir çekirdek liste etrafında şekillenmektedir.
1. Ocak (eski adı: Ocak) (öteki öneriler: Kor, Köz, Odak, Yurt, Ateş, Zemheri, Don ayı)
Ocak adı korunuyor; çünkü Türkçede zaten köklü, yerleşik ve taşıdığı anlam çok katlı. Yılın ilk ayı için “ocak” sözcüğü hem ateşi hem evi hem de odağa toplanmayı aynı anda çağırır. Bu ay, topluluğun içe çekilip kendini derlediği, yeni çevrime odak kurduğu, yönünü içeriden topladığı dönem olarak okunur. Ateş burada yalnız ısınmayı anlatmaz; ocağın çevresinde kurulan birlik, ev düzeni, soy devamı ve başlangıç iradesi de bu adın içindedir. Bu yüzden Ocak, zaman dizgesinin ilk adımı için hem dil bakımından hem ekin omurgası bakımından çok güçlü bir seçimdir.
2. Ayaz (eski adı: Şubat) (öteki öneriler: Keskin, Soğuk, Kıyak, Buzak, Katı, Gücük, Gücük Ay)
Ayaz, kışın yüzü kesen açıklığını taşır. Bu ayın ruhu yalnız soğukla sınırlanmaz; sertlik, arınma, ayıklanma ve dayanıklılık duygusu da burada toplanır. Yılın başındaki ilk toplanmadan sonra budun, ikinci adımda iradesini sınar; gereksiz olan dökülür, öz kalır, hava sertleşirken insanın iç ölçüsü de belirginleşir. “Ayaz” sözcüğü bu yüzden yalnız hava durumunu anlatmaz; karakteri, sadeliği ve fazlalıktan arınmayı da çağırır. Adın sert sesi de bu ayın keskinliğine iyi oturur.
3. Uyan (eski adı: Mart) (öteki öneriler: Kıpır, Canlan, Uyanış, Devin, Kımıl)
Uyan, uzun durgunluğun ardından ilk iç hareketi gösterir. Burada doğa birdenbire patlamaz; önce toprağın içinde, dalın ucunda, suda ve havada küçük bir kıpırtı başlar. Bu adın gücü, büyük gösteri yerine ilk işareti seçmesindedir. Zaman Dizgesi dili açısından da çok isabetlidir; çünkü yeni çevrimde hareketin başlaması önce içeride duyulur, sonra dışarı taşar. “Uyan” bu ince geçişi, ilk fark edişi ve canın geri dönüşünü taşır. Budunsal anlamda da bir silkiniş ve yeniden yönelme çağrısı barındırır.
4. Tomur (eski adı: Nisan) (öteki öneriler: Yeşer, Sürgün, Kabar, Özsürgün, Kökver, Abrul, Yağmur)
Tomur, açılmanın hemen öncesindeki sıkı gücü anlatır. Bu ayda yaşam kendini saklamaz; görünür olmaya hazırlanır. “Tomur” sözcüğü, sonucun güzelliğinden önce o sonuca yürüyen birikimi öne çıkarır. Zaman Dizgesinde böyle bir adın bulunması önemlidir; çünkü büyüme yalnız açılmış halde görülmez, içeride sıkışmış ve patlamaya hazır kuvvetiyle de yaşanır. Tomur, sabır ile kabaran hayat arasındaki bağı kurar. Aynı zamanda kök ile yüzey arasındaki ilişkiyi de anlatır: aşağıda tutunan şey yukarıda belirir.
5. Coşan (eski adı: Mayıs) (öteki öneriler: Taşan, Gürleş, Cancoş, Açılan, Yürüyen, Çiçek)
Coşan, büyümenin görünür güce dönüştüğü ayı anlatır. Burada doğa açılır, taşar, genişler, gürleşir, canlılık hız kazanır. Bu yüzden “çiçek” gibi tek parçalı bir ad yerine “coşan” gibi bütün devinimi kavrayan bir sözcük daha güçlü durur. Bu ay, bitkilerle birlikte suyun, ışığın, sesin ve budun sevincinin de arttığı evredir. Coşan adı, yılın bu bölümüne erke, atılım ve taşma duygusu verir. Bunun yanında budun yaşamında toyun, hareketin, yolun ve üretim isteğinin çoğaldığı zamanı da sezdirir.
6. Doğuş (eski adı: Haziran) (öteki öneriler: Yüksel, Tazelen, Açılış, Canver, Kiraz, Yayla)
Doğuş, yükselen canlılığın kendini açık biçimde kurduğu ayı anlatır. Burada doğa hazırlık evresini geride bırakır; kendi varlığını kurar, görünür erk kazanır, yılın yukarı açılan çizgisi belirginleşir. “Doğuş” sözcüğü bu nedenle doğayı anlatır; bunun yanında yönü de anlatır. Bir şeyin doğması, yeryüzüne çıkması ve kendi yerini alması demektir. Zaman dizgesi içinde bu ad, yılın ilk büyük olgunlaşma eşiğini kurar. Hava durumuna ilişkin yükseliş burada vardır; bunun yanında ekinsel olarak görünürlük, açıklık ve güçlenme duygusu taşınır.
7. Sarım (yeni eklenen ay) (öteki öneriler: Aray, Kıvrım, Dolam, Çevrim, Evreç, Uğrak)
Sarım, bu zaman dizgesinin odak ayıdır ve eski dizgede bulunmayan yeni halkayı temsil eder. İşleyiş açıdan 13 aylı dizgenin kalbinde durur; düşünsel açıdan ise zamanın sarmal yürüyüşünü görünür kılar. Burada yıl düz bir çizgide ikiye bölünmez; kendi üstüne sarılır, aynı özü yeni bağlamda yeniden sınar. Bu yüzden Sarım, “orta ay” gibi yalnız yer bildiren bir ad taşımaz. O, dönüşün iç kıvrımını, çevrimin yeni halkasını ve zamanın kendi içine katlanarak ilerleyişini anlatır. Bu ayın adı, zaman dizgesinin matematik düzenini felsefî anlamla buluşturan odak düğümdür. Zaman Dizgesinin en ayırt edici adlarından biri de budur.
8. Alaz (eski adı: Temmuz) (öteki öneriler: Közün, Yakı, Koruç, Kavur, Isı, Orak, Kotan)
Alaz, yazın ateş dilini taşır. Bu ayda sıcaklık yalnız artmaz; sertleşir, yüzeye vurur, toprağı ve bedeni baskılar. “Alaz” sözcüğü burada yalın sıcaklıktan fazlasını verir; ateşin hareketini, alevin yalımını ve yazın diri sertliğini duyurur. Zaman Dizgesi omurgasında bu ad, yılın ateşli yüzünü açık seçik işaretler. Aynı zamanda güç, dayanıklılık ve dışa vurmuş enerji hissi de taşır. Doğuş ayındaki yükselme burada yakıcı yoğunluğa dönüşür.
9. Verim (eski adı: Ağustos) (öteki öneriler: Dolum, Ürün, Olgun, Doyum, Bollaş, Biçim)
Verim, emeğin karşılık bulduğu ayı anlatır. Bu sözcük yalnız tarlayı ya da ağacı göstermez; emek ile sonuç arasındaki bağı açık eder. Yılın bu evresinde doğa bir cevap verir, insan yaptığı işin geri dönüşünü görür, beklenen şey somutlaşır. “Verim” bu yüzden üretim, bereket, karşılık ve tamamlanma duygularını bir araya toplar. Zaman Dizgesi dilinde çok işlevli bir addır; hem maddi hem imgesel düzeyde çalışır. Yılın bu bölümünü yalnız meyveyle sınırlamaz; yapılan her işin olgun sonucu gibi okur.
10. Dönüm (eski adı: Eylül) (öteki öneriler: Dönüş, Evril, Sapım, Kırım, Yöndeğiş, İlkgüz, Harman)
Dönüm, yılın yön değiştirdiği eşiği anlatır. Burada asıl vurgu bir şeyin bitmesinden daha çok başka yöne akmasına verilir. Zaman Dizgesinde böyle bir adın bulunması önemlidir; çünkü çevrimsel zaman yalnız büyüme ve çoğalma ile kurulmaz, yön değiştirme ve geri çekilme bilgisiyle de kurulur. “Dönüm” sözcüğü bu kırılmayı sade ve güçlü biçimde taşır. Işığın düzeni değişir, hava başka karakter kazanır, yıl içe doğru yeni bir seyir alır. Bu ay, hareketin niteliğinin değiştiği büyük kapıdır.
11. Ekim (eski adı: Ekim) (öteki öneriler: Ekin, Tohum, Saçım, Serpim, Toprak, Ortagüz)
Ekim adı korunuyor; çünkü Türkçede tam yerini bulmuş, anlamını açık taşıyan bir sözcüktür. Bu ayın özünde toprağa söz bırakmak vardır. Tohum burada tarımsal bir nesnenin ötesine geçer; geleceğe emanet edilen olanak, niyet ve beklentiye dönüşür. Zaman dizgesi içinde Ekim, yılın kapanışına yürürken geleceği de kuran bir ay görevi görür. Böylece hem sonbaharın parçası olur hem gelecek yılın hazırlığını içinde taşır. Bu çift yön, adı daha da değerli kılar. Var olan Türkçe ad burada kendi gücünü zaten gösterdiği için korunmuştur.
12. Boran (eski adı: Kasım) (öteki öneriler: Tipi, Ayazkır, Soğruk, Sertel, Savrul, Ahargüz, Son Güz)
Boran, yaklaşan kışın baskısını, sert rüzgârı ve havanın ağırlığını taşır. Bu ayda yıl artık içe bükülür; dışarıdaki kuvvet geri çekilirken sertlik belirginleşir. “Boran” sözcüğü yalnız hava durumuna ilişkin bir olayı adlandırmaz; aynı zamanda bir baskıyı, bir yürüyüşü, bir sertleşmeyi de duyurur. Zaman Dizgesinin bu bölümüne çok iyi oturur; çünkü burada yıl hâlâ akmaktadır, ama yüzü sertleşmiş, sesi koyulaşmıştır. Budunsal olarak da hazırlık, dayanıklılık ve toparlanma duygusu bu ayın içinde belirir.
13. Aralık (eski adı: Aralık) (öteki öneriler: Sonay, Bitim, Kapan, Sonuç, Sonluk, Karakış, Nahır)
Aralık adı korunuyor; çünkü Türkçede kapanış eşiğini çok güçlü taşıyan bir addır. “Aralık” sözcüğünde hem son açıklık hem geçit hem de bitime yaklaşan boşluk duygusu vardır. Yıl burada tükenmez; son eşiğine gelir, son soluğunu toplar ve kendini kapatmaya hazırlanır. Bu yüzden Aralık, son ay için çok yerli ve çok anlamlıdır. Yıl sonu özel günü olan Atalar Günü’ne açılan kapı da burada kurulur. Zaman dizgesi bakımından Aralık, bitişi taşır; bunun yanında kapanışın düzenini ve geçidin ciddiyetini de taşır.
Bu yapı içinde parantez içindeki öteki adlar, rastgele eklenmiş yedekler gibi düşünülmemelidir. Her biri aynı anlam çevresinde dolaşan, aynı ayın ruhunu başka bir kelimeyle taşıyabilecek önerilerdir. Böylece adlandırma kapalı ve tek sesli kalmaz; ortak akla, ortak tartışmaya ve zaman içinde daha doğru adı seçme imkanına açık durur. Bu da zaman dizgesinin ruhuyla uyumludur: ölçü bir odakta donar gibi işlemez, ortak tartışmayla olgunlaşır. Budun bir araya gelerek ve belki de büyük bir şenlik düzenleyerek seçimini oylama yaparak netleştirmelidir. Şimdi hepsine neden – sonuç ilişkisi içerisinde göz atalım.
Şimdi yeni Öz Türkçe zaman dizgesi örüntüsünün iç adlandırma mantığına dönelim. Bu yapının dönüştürücü odağı 7. ayda toplanmaktadır. 7. ay için Sarım adını önermekteyiz. Bu sözcük, yılın kendi üstüne sarılarak yeni halkasına girişini anlatır. Çevrim burada düz bir ilerleyiş izlemez; içten yön değiştirir, kendini yeniden yoklar, aynı özü yeni bir sınamaya açar. Yani aslında Sarmal Titreşim ilkesini hatırlatır.
Ayrıca evrensel olarak karşıtlıkların dengesini ve döngüselliğin getirdiği yeni fırsatları hatırlatır. Bu yüzden Sarım, zaman dizgesinin tam orta yerinde duran sıradan bir ay adı gibi işlemeden yılın iç kıvrımını, zamanın sarmal akışını ve çevrimin ikinci yürüyüşünü görünür kılar. Zaman Dizgesinin odağında böyle bir adın bulunması, yılın konumsal ve düşünsel omurgası olmasını da sağlar.
Bu adlandırma içinde iki özel gün de işleyiş ve töresel yerlerine kavuşur. Yılın sonunda, aralık ayının ardından her yıl bir kez Atalar Günü (Diğer öneriler: Ata Toyu, Kut Başı, Ulu Gün) yer alır (Ki bu isim de bir şenlik havasında Türk budununca oylanmalıdır). Bugün 13 ayın kurduğu 364 günlük ana gövde tamamlandıktan sonra gelir ve yeni yılın ocak ayına geçiş eşiğini oluşturur. İşleyiş açıdan görevi açıktır: 364 günlük düzenli yapıyla güneş yılı arasındaki farkın ilk payını toplar. Töresel açıdan da aynı açıklık taşır: yıl kapanır, bellek toplanır, soy sürekliliği anılır, budun geçmişle bağını tazeleyerek yeni çevrime hazırlanır. Atalar Günü bu yüzden zaman dizgesinin dışına düşen rastgele bir artık parça gibi durmaz; yılın kapanış kapısı, hesap günü ve anma eşiği olarak yerini alır.
Dört yılda bir gelen ikinci özel gün ise Ocak Toyu (Diğer öneriler: Kut gün, Gök Gün) adını taşır. Bugün artık yıl çevriminde yılın ortasına yerleştirilir. İşleyiş mantığı şudur: güneş yılı yalnız 365 gün sürmez; yaklaşık çeyrek günlük fazlalık dört yıllık çevrimde bir tam güne yaklaşır. Bu birikim, yılın tam ortasında ayrı bir gün olarak yer alır. Yakın çevrimde bunun ilk açık örneği 2028 yılıdır; sonra 2032, 2036 ve 2040 gelir. Ocak Toyu’nun yıl ortasında durması bilinçli bir tercihtir.
Yıl sonundaki Atalar Günü kapanışı ve kökü toplar; yıl ortasındaki Ocak Toyu ise yaşayan ocağı, aileyi, çocuğu, kuşağı ve budunsal birliği bir araya getirir. Böylece iki eşik yılın yükünü iki ayrı odakta dengeler: biri geçmişe ve köke açılır, öteki geleceğe ve yaşayan birliğe yönelir. Tatil günü ya da özel bir kutlama – çaba günü (mesela ağaç dikilmesi faaliyetleri) olarak kurgulanması da bu yüzden anlamlı olabilir. Budun en azından burada çalışmayı durdurur, aile ocağı etrafında toplanır, çocuklara, kuşak sürekliliğine ve ortak sevince yönelebilir.
Böylece zaman dizgesinin işleyiş omurgası ile töresel omurgası aynı çizgide birleşir. Sarım yılın iç dönüşünü taşır. Atalar Günü her yılın sonunda bir kez gelir ve kapanış eşiğini kurar. Ocak Toyu dört yılda bir, yılın ortasında görünür ve çevrimin fazla payını aile, çocuk ve budun birliğiyle bütünleştirir. Zaman burada salt sayısal ölçüye bağlanmaz. Yön kazanır, anlam kazanır, belleğe bağlanır.
Doğal olarak bu konuda bu yazıyı okuyanların aklına hemen şu sorular da gelebilir: 29 Ekim, 30 Ağustos, 23 Nisan, 19 Mayıs, 1 Mayıs, 15 Temmuz ve yılbaşı gibi devletçe yerleşmiş günler bu yeni zaman dizgesinde nereye oturacaktır? 28 günlük ay yapısı yüzünden bazı günler ayların dışına mı taşacaktır? Kutlama, tatil ve resmî tören düzeni hangi usulle işleyecektir?
Bu sorunun açık ve sağlam bir yanıtı vardır. Önce temel ilkeyi koymak gerekir. Devletçe yerleşmiş günler, ay numarasına bakılarak taşınmaz; güneş yılı içindeki yerine göre yeni dizgede karşılanır. Bu yazıda kurulan omurgada her ay 28 gün taşır; yılın sonunda Atalar Günü yer alır, dört yılda bir yıl ortasında Ocak Toyu görünür. Böylece ay dışı duran günler baştan bellidir: Atalar Günü ile Ocak Toyu. Devlet günleri ise ayların içine yerleşen yeni karşılıklarını alır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde 29 Ekim Ulusal Bayram’dır; 23 Nisan, 19 Mayıs ve 30 Ağustos resmî bayram günleridir; 1 Ocak, 1 Mayıs ve 15 Temmuz da genel tatil günleri arasında yer alır. Cumhuriyet Bayramı ayrıca 28 Ekim günü saat 13.00’te başlar ve 29 Ekim boyunca sürer.
Bu yazı içinde kurulan dizge açısından önerilen en açık çalışma modeli şudur: 1 Ocak = ocak ayının 1. günü kabul edilir. 31 Aralık çizgisi = Atalar Günü ile kapanır. Artık yıllarda Ocak Toyu, yılın tam ortası gereği Sarım ayının orta yerine yerleştirilir. Bu yerleşim, Sarım ayının merkez niteliğiyle de uyum kurar.
Bu çalışma modeline göre resmî günlerin yeni karşılıkları şöyle görünür:
1) Normal yılda devlet günlerinin yeni karşılıkları
1 Ocak – Yılbaşı → Ocak 1
Bu karşılık en yalın ve en anlaşılır karşılıktır. Sivil yılın açılışı ile yeni dizgenin açılışı aynı kapıdan girer. Böylece yurttaş için öğrenme yükü azalır; devlet yazışması ile gündelik kullanım aynı odakta buluşur.
23 Nisan – Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı → Coşan 1
Coşan ayı zaten canlılığın yükseldiği, taşmanın ve görünür diriliğin belirginleştiği evredir. Çocuk bayramının Coşan ayının ilk gününe oturması hem simgesel hem eğitsel bakımdan çok elverişli bir karşılık üretir.
1 Mayıs – Emek ve Dayanışma Günü → Coşan 9
Emek, üretim ve ortaklık vurgusu Coşan ayının ruhuyla kolayca birleşir. Toprağın, sesin, hareketin ve topluluk erkesinin arttığı bir dönemde emek gününün kutlanması, kavramsal uyumu güçlendirir.
19 Mayıs – Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı → Coşan 27
Gençlik, yöneliş, atılım ve bedensel güç vurgusu burada Coşan ayının sonlarına oturur. Ayın son eşiğine yaklaşan bugün, taşkın canlılığın olgunlaşmış biçimi gibi okunabilir.
15 Temmuz – Demokrasi ve Millî Birlik Günü → Sarım 28
Sarım ayı yılın merkez çevrimidir. İç dönüş, sınama ve yeniden yön verme anlamı taşır. Millî birlik vurgusunun Sarım ayının son gününe gelmesi, yılın orta ekseninde duran bir uyanıklık ve bütünleşme çağrısı üretir.
30 Ağustos – Zafer Bayramı → Verim 18
Bu karşılık çok güçlüdür. Verim ayı emeğin karşılık bulduğu, olgunlaşmanın görünür hale geldiği evredir. Zaferin Verim ayına düşmesi, sonuç alma, karşılık görme ve kazanımı toplama anlamlarıyla derin bir uyum taşır.
28 Ekim öğleden sonrası + 29 Ekim – Cumhuriyet Bayramı → Ekim 21 öğleden sonrası + Ekim 22
Mevcut düzende Cumhuriyet Bayramı’nın 28 Ekim günü saat 13.00’te başlayıp 29 Ekim boyunca sürmesi nasıl yerleşmişse, yeni dizgede de aynı ritim korunur. Ekim 21’in öğleden sonrası açılış eşiği olur; Ekim 22 ise ana kutlama günü olur. Bu karşılık hem resmî tören düzenini korur hem de yeni dizgede çok berrak bir yer edinir.
Bu listeye bakıldığında açık sonuç şudur: 29 Ekim ve 30 Ağustos gibi yüksek görünürlüklü devlet günleri ay dışına taşmaz. Tersine, Ekim 22 ve Verim 18 gibi güçlü, akılda kalıcı ve yeni dizgenin iç mantığıyla uyumlu karşılıklara kavuşur. Ay dışı alan, dizgenin kendi iç eşik günlerine ayrılır: Atalar Günü ve Ocak Toyu.
2) Artık yılda hangi sorun belirir?
Artık yılda yıl ortasına Ocak Toyu girdiği için, yılın ilk yarısına düşen bazı sabit devlet günlerinde bir günlük kayma görünür. Bu, dizgenin işleyişinden doğan bir sonuçtur. Dosyada Ocak Toyu’nun yıl ortasına yerleştirilmesi zaten bu farkı toplamak ve dengeyi kurmak için öneriliyor.
Bu nedenle, salt işleyiş dönüşümü uygulanırsa artık yılda tablo şöyle görünür:
1 Ocak → Ocak 1 Yılın açılış noktası yerini korur.
23 Nisan → Coşan 2 Normal yıldaki Coşan 1 karşılığı artık yılda bir gün ileri yürür.
1 Mayıs → Coşan 10 Aynı kayma burada da sürer.
19 Mayıs → Coşan 28 Gençlik Bayramı, Coşan ayının son gününe oturur.
15 Temmuz → Sarım 28 Burada denge yeniden kurulur. Çünkü Ocak Toyu yıl ortasında farkı toplamış olur.
30 Ağustos → Verim 18 Bu tarih yerini korur.
29 Ekim → Ekim 22 Bu tarih de yerini korur.
Yani artık yılda iki ayrı küme belirir: Yılın ilk yarısındaki bazı günler bir gün ileri yürür. Yılın orta eşiği sonrasındaki büyük devlet günleri yerini korur.
Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü 30 Ağustos ile 29 Ekim gibi devlet belleğinde ağırlığı yüksek günler, yılın ikinci yarısında bulunduğu için artık yılda da sabit karşılığını sürdürür. Bu da dizgenin siyasal ve törensel istikrarını güçlendirir.
Peki bu sorunu çözmek için hangi yollar vardır? Burada tek bir yol yoktur. Birkaç güçlü yol vardır. Her biri ayrı üstünlük taşır.
A. Salt dönüşüm çizelgesi yolu
Bu yolda hukukî ve sivil dayanak mevcut resmî tarihte kalır. Her yıl başında Tengrici karşılıklar için bir dönüşüm çizelgesi yayımlanır. Böylece yurttaş, okul, ordu, belediye, bakanlık ve basın her yılın başında hangi günün hangi aya denk geldiğini açık biçimde görür.
Böylece mevcut hukuk düzeniyle tam uyum sağlar, uluslararası ve devletler arası tarihlemede karışıklık üretmez, yazılım, arşiv, takvim uygulaması ve resmî belge düzeni kolay kurulur. Bu yol, özellikle geçiş evresi için çok elverişlidir.
B. Sabit Tengrici karşılık yolu
Bu yolda büyük devlet günlerine bir kez ve kalıcı biçimde Tengrici karşılık verilir. Sonra her yıl o karşılık korunur.
Örnek sabit karşılık dizisi şöyle kurulabilir:
1 Ocak → Ocak 1
23 Nisan → Coşan 1
1 Mayıs → Coşan 9
19 Mayıs → Coşan 27
15 Temmuz → Sarım 28
30 Ağustos → Verim 18
29 Ekim → Ekim 22
28 Ekim öğleden sonrası → Ekim 21 öğleden sonrası
Bu yol budun belleğinde çok hızlı yerleşir, çocuklar, okullar ve tören dili için büyük açıklık sağlar ve yeni zaman dizgesinin kendi iç tutarlılığını güçlendirir. Bu yol, iç zaman belleğini güçlendirmek isteyenler için çok faydalıdır.
C. Çift gösterim yolu
Bu yol bence en sağlam geçiş yolu olarak düşünülen yol olma ihtimalini barındırmaktadır. Bir süre her gün iki biçimde gösterilir:
29 Ekim / Ekim 22
30 Ağustos / Verim 18
23 Nisan / Coşan 1
19 Mayıs / Coşan 27
Bu modelde devletin resmî tarihi korunur; Tengrici dizge de topluluk belleğine aynı anda yerleşir. Okul panoları, resmî afişler, devlet takvimleri, cep telefonu takvimleri, kamu yazılımları ve tören akışları aynı düzeni izler. Bu yol, öğretici ve yumuşak geçiş sağlayan bir yoldur.
D. Kutlama kuşağı yolu
Bazı büyük günlerde tek bir günle sınırlı kalmak yerine bir kutlama kuşağı da kurulabilir. Cumhuriyet Bayramı bu konuda hazır bir örnek sunar. Mevcut düzende 28 Ekim öğleden sonrası ile 29 Ekim tam günü birlikte düşünülüyor. Yeni dizgede de aynı yapı korunur:
Ekim 21 öğleden sonrası: açılış, fener alayı, ön tören, gençlik yürüyüşü
Ekim 22: ana tören, devlet kutlaması, geçit, budun şenliği
Aynı düşünce 30 Ağustos için de genişletilebilir:
Verim 17 akşamı: meşale yürüyüşü, anma, tarih anlatısı
Verim 18: ana tören, zafer kutlaması, budunsal buluşma
Bu yol, tören duygusunu hem genişletir hem de günü saat ve akış bakımından daha derin yaşatır.
E. Eşik günlerini koruma yolu
Burada çok önemli bir ilke daha vardır:
Atalar Günü ile Ocak Toyu, bu dizgenin kendi iç kimliğine ayrılmalıdır. Devletçe yerleşmiş bayramları bu iki güne yığmak yerine, onları ayların içinde güçlü karşılıklarına yerleştirmek daha sağlamdır. Çünkü Atalar Günü yıl kapanışını, bellek toplamayı, soy sürekliliğini ve yeni çevrime hazırlığı taşır. Ocak Toyu ise yıl ortasında aileyi, çocuğu, ocağı ve budunsal diriliği öne çıkarır. Bu iki günü devletçe yerleşmiş başka bayramlarla doldurmak yerine, dizgenin kendi töresel ağırlığına bırakmak daha doğru bir kurgu verir.
Sahada üretilecek kinetik enerji için ise doğrudan uygulamalı süreçleri de bu yazı içerisinde tamamlayarak tarihe notumuzu düşelim. Benim önerim, bu meselenin üç katmanlı çözülmesi yönündedir.
Birinci katman: geçişte çift gösterim
İlk evrede bütün resmî ve toplumsal kullanımda çift gösterim yer alır. Örnek: 29 Ekim / Ekim 22, 30 Ağustos / Verim 18.
İkinci katman: büyük devlet günleri için sabit Tengrici karşılık
Budun belleğinde yer edecek ana karşılıklar bir kez belirlenir ve korunur: Coşan 1, Coşan 9, Coşan 27, Sarım 28, Verim 18, Ekim 22.
Üçüncü katman: eşik günlerini dizgenin kendi töresine ayırma
Atalar Günü ile Ocak Toyu devlet günleriyle karıştırılmaz; Tengrici dizgenin kendi iç töresel dorukları olarak yaşatılır.
Bu üç katman birlikte işlediğinde hem devlet aklı rahat eder hem budun belleği güçlenir hem de yeni zaman dizgesi dağınık bir öneri olmaktan çıkıp yaşayan bir düzen haline gelir.
5) Kutlama nasıl yapılacaktır?
Bu sorunun da berrak bir yanıtı vardır. Kutlama, yeni karşılıkların adıyla ve eski tarihin hukukî iziyle birlikte yürür.
Devlet törenleri
Cumhurbaşkanlığı, valilikler, belediyeler, okullar, ordu ve sivil kurumlar çift gösterimli takvim kullanır. Tören afişinde iki tarih birden yer alır. Böylece geçiş evresi herkes için açık olur.
Okul ve eğitim düzeni
Çocuk, 23 Nisan’ı yalnız “23 Nisan” diye ezberlemez ve aynı anda Coşan 1 olarak da öğrenir. Bu, yeni zaman belleğinin en güçlü yerleşme yoludur.
Budunsal kutlama dili
Zamanla gündelik dil şunu söylemeye başlar: “Bu yıl Cumhuriyet Bayramı Ekim 22’de kutlanacak.” “Zafer Bayramı Verim 18’e denk geliyor.” “Gençlik Bayramı Coşan 27’de.”
Eşik günlerinin ayrı yaşatılması
Atalar Günü kapanış ve anma eşiği olarak yaşanır. Ocak Toyu ise yıl ortasında aile, çocuk, budun ve ortak sevinç odağı olarak yaşatılır. Bu iki gün, dizgeye kendi özgün ruhunu verir.
Sayısal altyapı ve yazılım
Telefon takvimleri, devlet arşivleri, resmî yazışmalar, kamu uygulamaları, okul çizelgeleri ve basın yayını için otomatik dönüşüm düzeni kurulur. Böylece bu iş yalnız düşünsel bir öneri olarak kalmadan doğrudan gündelik kullanıma iner. Bu teknik sürecin üretilmesi günümüz teknolojisinde çocuk oyuncağı kadar basittir. Yeter ki istensin.
Yani ortada çözümsüzlük yoktur. Tersine, açık ve uygulanabilir birkaç yol vardır. Mesele burada işleyiş aklını kurmak ve hangi yolu kalıcılaştıracağımıza birlikte karar vermektir.
Tekrar etmekte yarar var. Burada sunulan adlar öneri niteliği taşır. Son kararı tek bir kişi vermez; bu adlar geniş bir ortak us zemini içinde olgunlaşır. Tengricilerin bir araya gelmesi burada doğaldır. Bunun yanında bu çağrı Tengricilerle sınırlı kalmaz.
Türkçenin sayısal berraklığına inanan, zaman dizgesinde eş ölçüm ve açıklık arayan, yurdunun tam bağımsızlığını ekinsel alanda da kurmak isteyen her inançtan insan bu yoruma katılabilir. Çünkü burada kurulan şey bir inanç çevresinin iç zaman dizgesi olmanın ötesine geçer; Türkçenin ölçü gücünü, Türk geçmişinin zaman belleğini ve ekinsel erklin günlük dilini yeniden ayağa kaldıran ortak bir öneri olur.
Burada önemli bir ayrım daha beliriyor. Roma ay adları, kendi geçmiş bağlamlarında son derece anlamlıydı; çünkü o budunun tanrıbilimi, il düzeni ve budun önündeki töreniyle birlikte çalışıyordu. Türk dünyası için ihtiyaç duyulan şey, bu adları kör bir tepkiyle silmekten çok, kendi anlam ağını daha güçlü kurmaktır. Kendi mevsim dili, kendi eşik törenleri, kendi üretim çevrimi ve kendi atalar belleği sağlam biçimde kurulduğunda Roma sözlüğü kendiliğinden odaktan çekilir.
Bu yaklaşım, yıkıcı tepki yerine kurucu çıkış üretir. Yeni Tengriciliğin 3 kitabında da sürekli vurgulanan “ölçü”, “geri besleme”, “meclis”, “açık kaynak töre” ve “şeffaf kayıt” ilkeleri, zaman dizgesi inşasını tam da bu kurucu çizgide tutar.
Türk’ün geçmiş sorumluluğu burada daha görünür hale geliyor. Kendi geçmişini yalnız kahramanlık anlatılarıyla anmak yetmez; zamanı da kendi diliyle kurmak gerekir. Çünkü zamanın dili kurulmadığında benlik büyük ölçüde başkalarının kavramlarıyla düşünülür.
Türk geçmişinin geniş Türkistan ve aslında Dünya Türklüğü belleği, Orhon yazıtlarıyla görünür hale gelen yazılı sürekliliği, On İki Hayvanlı Türk Zaman Dizgesi gibi geçmişten gelen zaman örgütleri ve Selçuklu sanatına kadar uzanan imgesel kalıntıları, burada sıfırdan bir hayal kurmadığımızı gösteriyor. Burada yapılan şey, dağılmış parçaları çağın ihtiyaçlarıyla uyumlu yeni bir omurgada toplamaktır.
Bu omurganın bugünkü dünya için esin taşıma ihtimali de yüksektir. Bugün birçok budun, kendi zaman dizgesi belleğini yitirmiş halde yaşıyor. Koloni kurgulu geçmişler, odaklı inanç ölçünleri ve küresel piyasa akıları, yerli zaman dizgelerini geri plana itmiş durumdadır.
UNESCO’nun yerli bilgi çalışmaları bu kaybın ekinsel alanla sınırlı kalmadığını, çevresel karar, kaynak kullanımı ve kuşaklar arası aktarım açısından da büyük etkiler doğurduğunu gösteriyor. Türk zaman dizgesi burada geçmişten güç alan bir cesaret örneği olabilir. Bir budun kendi zamanını yeniden kurduğunda, başka budunlara da kendi zaman belleğini geri çağırma gücü verir.
Bu nedenle Tengrici zaman dizgesini savunmak, Tengriciler için yan çalışma gibi görülemez. Bu sorun doğrudan töresel görev alanına girer. Çünkü yeni Tengriciliğin metinlerinde kurulan dizgenin temel başlıkları, zaman dizgesi olmadan havada kalır: yerli akı, ölçüyle sınanan özgürlük, açık kaynak töre, meclisli karar, denetlenebilir yapı, ortak üretim, atalar belleği, doğayla uyum ve geleceğin yüksek belirsizlik alanlarına ileri uyumluluk. Zaman dizgesi bütün bu başlıkları her gün görünür kılar. Kitapta anlatılan düşünce, zaman dizgesi yaprağında günlük yaşama iner. Bu yüzden Tengrici zaman dizgesi savunusu, kuramı yaşayışa çeviren bir eşiktir.
Türk’ün önünde bu alanda geçmişten gelen bir çıkış imkânı duruyor. Roma’nın zaman sözlüğünü kullanmak bugün elverişli dünya düzeni içinde işlev sağlayabilir; buna karşılık Türk’ün kendi zaman dizgesini kurması, kendi uygarlık eksenini yeniden görünür kılar. Bir budun başkasının yılı içinde yaşamayı sürdürebilir; aynı budun kendi göğünü, kendi eşiklerini, kendi ay dilini kurduğunda belleğini geri alır.
Tengrici zaman dizgesi bu nedenle bir nostalji nesnesidir diyenler bunun bir uygarlık hamlesi olduğunu anlamalıdır. Eğer anlaşılmıyorsa da art niyet olduğunu Türk budunu hızla çözümlemelidir. Burada her ay, her eşik günü ve her ad erksel, tanrıbilimsel, ekinsel, geçimsel ve çevresel anlam taşır. Zaman artık yabancı bir hükümdarın heykeli etrafında akmaz; budunun kendi belleği, kendi doğası ve kendi töresi etrafında akmaya başlar.
Bu çıkışın işleyiş yanı da sanıldığından çok daha açık ve yönetilebilirdir. Dünyada kullanılan zaman dizgeleriyle Türk yeni zaman dizgesini birleştirmek, bugünün sayısal alt dayanağı içinde son derece yalın bir işlemdir. Geçmiş dönüşümleri, çift gösterimli yüzler, kendiliğinden eşleştirme çizelgeleri, devlet belge karşılıkları, eğitim yazılımları, telefon zaman dizgeleri, işletim dizgeleri, devlet kayıtları ve budunlar arası geçmiş damgaları aynı anda iki zaman dizgesini taşıyabilecek düzeye çoktan ulaşmıştır.
Bugün kullandığımız bütün dijital düzen zaten farklı saat dilimlerini, farklı yazı dizgelerini, farklı para birimlerini ve farklı zaman katlarını eşleyerek çalışıyor. Bu yüzden Türk zaman dizgesinin dünya dizgesiyle uyumlu biçimde kullanılması büyük bir mühendislik bilmecesi çıkarmaz. Tersine, doğru yazılım düzeniyle çok hızlı biçimde yürürlüğe konabilir.
Zaten burada asıl sorun işleyiş olanağı eksikliğiyle sınırlı kalmaz; asıl düğüm zihinsel çekingenliğin aşılmasıdır. Türk budunu geçmiş boyunca devlet kuran, ordu yürüten, yol açan bir budun olarak anıldı. Bunun yanında büyük alanları birbirine bağlayan, farklı dünyalar arasında geçit kuran, karmaşık dizgeleri yönetebilen kurucu bir us da taşıdı.
Böyle bir geçmiş birikimine sahip bir budun için kendi zaman dizgesini üretmek, onu eski ve yeni dünya düzenleri arasında çevrilebilir hale getirmek ve bunu geniş budunsal kullanımın parçasına dönüştürmek ulaşılmaz bir hedef sayılmaz. Tam tersine, bu adım Türk’ün kendi gücünü yeniden hatırlamasının doğal uzantısıdır. Kendine güven burada duygusal bir slogan üretmez; somut güce, geçmiş belleğine ve çağın işleyiş araçlarına dayanır.
Üstelik bu zaman dizgesi içeride kullanılan kapalı bir sözlük olarak kalmak zorunda da kalmaz. Türk yeni zaman dizgesi ile bugünkü dünya çaplı zaman dizgesi arasındaki karşılıkları kendiliğinden veren dizgeler, uygulamalar, yazılımlar ve devlet araçları kurulduğunda, Türk dünyası zaman alanında da dönüştürücü ölçün üreten bir odak haline gelebilir. Ki Korbudun bunu da hızla üretecektir.
Yani sorun “biz kendi zaman dizgemizi kullanalım” düzeyinde kalmayacaktır. “Biz kendi zaman dizgemizi kurar, onu dünyaya çevrilebilir, öğretilebilir ve uygulanabilir biçimde sunarız” düzeyine yükselecektir. Bu da ekinsel erki savunmacı bir kapanma halinde bırakmadan üretici, dönüştürücü ve yol açıcı bir güce çevirir.
Bu güvenin yanında daha büyük bir açılım alanı da beliriyor. Zaman dizgesi bu hamlenin başlangıcıdır. Yakın zamanda haftanın günleri, Türk toyları, töresel eşik günleri, çocuk ve aile odaklı budun günleri, üretim ve anma çevrimleri konusunda da bütünüyle Türkçe ve Türk için, Türk adına kurulmuş yeni açılımlar geliştirilecektir.
Buradaki kutlu amaç sözcük değiştirmekle sınırlı kalmamaktadır. Fark etmelisiniz ki biz burada zamanın bütün dilimlerini yeniden kurmayı hedeflemekteyiz. Haftanın günleri de bayramların adları da mevsim eşikleri de budun toyları da Türkçenin kendi ses ve anlam düzeniyle yeniden ayağa kaldırılabilir. Böylece yılın ayları dışında kalan bütün zaman omurgası da yerli bir dille konuşmaya başlayacaktır.
Türkçenin burada taşıdığı imkân son derece büyüktür. Çünkü Türkçe, sesiyle, köküyle, ek mantığıyla ve kavram kurma kudretiyle sayısal berraklık taşıyan tek dildir. Geçmiş boyunca bu berraklık çeşitli etkilerle bulanmış, yer yer zayıflamış, yer yer başka dillerin baskısı altında bükülmüş olsa da öz gücünü korumuştur. Şimdi yapılacak iş, Türk’ten çalınan kutlu Türkçenin bu iç matematiğini yeniden görünür kılmaktır. Zaman Dizgesi bunun en verimli alanlarından biridir.
Çünkü zaman dizgesi, sayıyla sözün, ölçüyle anlamın, gökle dille birleştiği yerdir. Ay adları, gün adları ve bayram adları Türkçenin kendi örüntüsüyle yeniden kurulduğunda, dil arınarak yavaş yavaş evrenin (ve dolayısıyla da onun yaratıcısı Tengri’nin) doğal sayısal örüntüsüyle daha uyumlu hale gelir. Türkçenin kök ve ek düzeni, çevrimsel zamanı çok güçlü taşıyabilecek açıklık sunar. Bu açıklık canlandığında zaman dizgesi öylesine okunmaz; hissedilir, yaşanır, öğretilir, kuşaktan kuşağa taşınır.
Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo yalındır. Türk kendi zaman dizgesini kurabilir, bunu bugünkü dünya düzeniyle işleyiş bakımından rahatlıkla eşleyebilir, çift zaman dizgeli ya da dönüştürülebilir dizgelerle günlük yaşama geçirebilir, ardından haftanın günlerini ve bayramlarını da aynı tutarlılıkla yeniden adlandırabilir. Böyle bir adım, ekinsel bağımsızlığı soyut bir ülkü olmaktan çıkarır; duvarda asılı geçmişe, telefonda görünen güne, okulda öğretilen aya ve topluluğun kutladığı eşiklere indirir. Orada başlayan şey bir zaman dizgesi düzeltiminin ötesine geçer. Orada başlayan şey, Türk’ün kendi zamanını yeniden eline alışıdır.
Ve son söz;
Korbudun tarafından yapılan bütün çalışmaların bilişsel hakları Yüce Türk Budununa aittir.
Esen kalın.
Kaynakça
[1] Dorn, N. (2013, 7 Ocak). Inter Gravissimas, or Why the Pope is Never Late for Tea. Library of Congress.
[2] U.S. Naval Observatory. (t.y.). Introduction to Calendars.
[3] Encyclopaedia Britannica. (2026). Gregorian calendar.
[4] Encyclopaedia Britannica. (2026). The early Roman calendar.
[5] British Museum. (2017). What’s in a name? Months of the year.
[6] Plutarch. (t.y./2025 web ed.). Life of Numa. University of Chicago, Penelope.
[7] Encyclopaedia Britannica. (2026). History of Central Asia: The Middle Ages.
[8] Encyclopaedia Britannica. (2026). Turkic peoples.
[9] UNESCO. (2025). Ancestral Knowledge: Traditional Ecological Calendar.
[10] UNESCO. (2025). Local and Indigenous Knowledge Systems and Climate Change.
[11] UNESCO. (2026). Biodiversity: Local, indigenous and scientific knowledge.
[12] Encyclopaedia Britannica. (2026). Chinese calendar.
[13] Encyclopaedia Britannica. (2026). Hindu calendar.
[14] U.S. Naval Observatory. (t.y.). The Jewish Calendar.
[15] Encyclopaedia Britannica. (2026). Islamic calendar.
[16] Encyclopaedia Britannica. (2026). Calendar reform since the mid-18th century.
[17] U.S. Naval Observatory. (t.y.). Leap Years.
[18] Encyclopaedia Britannica. (2026). France: The Jacobin dictatorship.
[19] Tunçbilek, B. (2026). Yeni Tengricilik ve ilişkili giriş metinleri [Yayımlanmamış çalışma dosyaları]. File Library.
[20] Tunçbilek, B. (2026). Yeni Tengricilik içinde ölçü, açık kaynak töre, meclis ve denetlenebilirlik başlıkları [Yayımlanmamış çalışma dosyaları]. File Library.
[21] UNESCO World Heritage Centre. (t.y.). Anatolian Seljuks Madrasahs (Tentative List entry).